Çarşamba, Temmuz 08, 2009

Ekspres Yaş Dönümü Analizi


Ciddiye alınan doğum günleri var alınmayan var.
Misal 18, çok itinalı bir doğum günü partisi gerektiriyor.

18. yaş günüm için arkadaşlarım o zaman Levent Set Kebap’ın arkasına düşen
The North Shield'de sürpriz bir parti düzenlemişlerdi. Kalp çeklinde çikolatalı bir pasta kesmiştim.
Başıma tam olarak ne geleceğini bilmiyordum ama hazırlıklıydım tabii.
Akmerkez She mağazasından o gün için aldığım siyah boyundan bağlı mini bir elbise giymiştim.
Ayağımda siyah bilekten bağlı sabolarım vardı.
S A B O!
Red Jeans kokuyordum. Rimelimle allığımı kendim sürmüştüm.
Saçlarımı arkada mini bir at kuyruğu yapmıştım (Ondan önce 2 yıl boyunca saçlarım bir erkeğinki kadar kısaydı).
Çanta olarak yanıma ne almıştım hatırlayamadım ama el tırnaklarıma Flor Mar 319 sürmüştüm.
Üşürsem diye yanıma bele oturan kont montumu almıştım.

Her şey bitti sanarken ardından Kenan Doğulu’yu dinlemeye Baltalimanı’nda bir gece kulübüne gittik.
Rüyamda görsem hayra yormayacağım bir geceydi.
Yıl 1996.
Şimdi o günkü arkadaşlarımla görüşmüyor olmak anlamsız gelmiyor aslında.

Ondan sonraki doğum günlerinden aklımda çok net bir şey kalmamış.
Aslında yapılacak şey basit. Bir günlük tutamıyor olsan da bir “not defteri” tutmak mümkün.
Her doğum günü için bir fotoğraf ve o günü anlatan birkaç satır yazı.
20 yıl sonra mesela 20 foto ve 20 yazı. Kişisel tarih oluşturmak için firavun olmak gerekmiyor.

30 da ciddiye alınacak bir yaş. Bir kadın için 20 çıtır, 25 kıtır, 30 kadın-kadın bir yaş.
Geçen sene 30. doğum günümü Reina’da kutladık.
Bu da çok hoş bir sürprizdi.
O gün birlikte olduğum insanlarla hala görüşüyor olmak çok anlamsız gelmiyor aslında.

Canına yandığımın ekonomik krizi daha ortalığı tarumar etmeden önce banka,
kartın miles kat sayısını 4’ten 2’ye düşürerek Miami planımızı suya düşürmekle kalmadı bu seneki 26 Haziran’ı da Nispetiye Cad. Caddesi Cafe Crown’a taşıdı.
Hiç de fena olmadı.
Saat 22’de açık D&R bulmanın espirisi yoktu. Osho’nun kitaplarını 7 liraya satıyor olmaları yüz güldürücüydü.

Osho! Adamım!

Kimine göre bir şarlatan kimine göre büyük felsefeci.
Aslında hiç kitap yazmadı Osho, konuşmalarını kitaplaştırdılar. O yüzden ilginç bir dili var.
Eğer bir tane Osho kitabı okumadıysanız ne kaybettiğinizi hiç bilemezsiniz.
Latte’ye kremalı dondurmalı sufle eşlike etti, kapanışı Türk Kahvesi ile yaptık.
Sohbet ağırlıklı olarak ikici el otomobil piyasası üzerineydi.

Artık 31 oldum.
enden daha yüksek bir rakam duymak isterseniz eğer gönül rahatlığı ile32’ye girdim derim size;
ama bu bürokratik olarak hiçbir anlam ifade etmiyor.
Tıpkı 17’yi bitirip 18’e giren bir gencin hala ehliyete başvuramaması gibi.

Anladığım kadarı ile 4o da ciddiye alınacak bir yaş dönemi.
Öyle okudum gazetelerden.
Benim de ahtım var, 40 olmadan Nihat Odabaşı’nın çok seksi fotolarını çekmek istiyorum.
İnşallah denk düşer.

O değil de başka bir şeyden bahsedicem şimdi:
31 olmadan her insan bir kere olsun ananas soymalı.
Göründüğü kadar korkutucu değil.
Zaten etiketinde nasıl yapılacağı tarif edilmiş.
Yıkılmaz bir kabuk, içinden çıkılmaz bir çekirdek savaşı yok.
Pek sık rastlanmayacak eğlencesi garanti.
İnsan bir ananası yenebilecek şekilde ortaya çıkardığında kendini oldukça maharetli hissediyor.

27 Haziran 2009

Eceli Gelen Köpek Cami Duvarına İşemiyor Artık


Bir hayvana, hayvan olduğu için kızmak noktasındaki cehaleti
eğitim sistemi içerisinde öğüttüm gitti. Mesela kalorifer böcekleri
kalorifer peteklerinin tıkanmasını önlüyor. Aynı farelerin lağımları rahatlatlamaları gibi
ve köstebekler de toprağı havalandırıyor lezzetli patatesler yememiz için.

Siz hiç bir kediyi kuş yerken gördünüz mü? Ben görmedim, ama başında beklerken gördüm.
Bıyıklarını yalıyordu bir taraftan. Kafamdaki kedi imajı bundan zarar görmedi mesela.
Sonuçta kedi de bir çeşit insan, her şeyi bekliyorsun o zaman.
Ama köpek öyle değil. Kahramanın köpek olduğu bir sürü film izledim bir kere.
Lesi vardı uzun burnu ile zor durumdaki insanları kurtarıyordu.
Sonra çizgi filminde de çok çile çeken ve her ekonomik krizde sahipleri tarafından
Kilyos yoluna bırakılan Dalmaçyalı'lar var.Herhalde tüyü kısa köpekten sahibi daha kolay vazgeçiyor.
K-9'un da espiri anlayışı çok gelişmiş, her eve lazım bir cins.

Bizim burada da çok köpek var. Bahçe katları müstakil evler gibi olunca
neredeyse her apartmanın bahçesinde bir Golden görmek mümkün.
Ara katlarda da köpek besleyen var. O yüzden sokağa çıktığımızda Nil çıldırıyor.
Bahçelerde köpekler, komşuların elinde tasma dolaştırılan köpekler.
Bunlar yetmezmiş gibi Belediye'nin aşıladığı köpekleri sahiplenen apartmanlar var.
Bu köpekler bahçe katlarındaki köpeklerle arkadaşlık yapıyor bir de.
İnanılmaz bir köpek trafiği bu bahsettiğim ve tabii ki köpek gürültüsü.

Yukarımızda, hep önünden geçtiğimiz bir apartman, benim bildiğim altı yıldır,
otoparkında iki tane sokak köpeğini besliyor. Yaşlı olanına kısa bir süre önce tasma taktılar.
Emekli olan memura saat hediye etmek gibi bir şeydi bu. Çok mutlu oldu.
Mağrur bir duruş geldi üzerine. Diğer biraz daha cins gibi.
O tam sokak köpeği gibi durmadığından onun tasması yok.
Uzun tüyleri var, sıcaklar bastırınca traş ettiriyorlar. Onun da böyle gönülü oluyor.
Arabaların bagajında köpek mamaları, eve gitmeden besleniyorlar filan.
Yaşlılar ikisi eşliğinde yürüşe çıkıyor. Cihangir için kedi neyse burada da köpek o.
Bunları görünce işte insanlık ölmemiş filan diyorsun.
İnsan neslinin köpek nesline bağlılığı insanlık ile ilgili daha anlamlı şeyler
hissetmeme neden oluyor.

Bir süredir yaşlı olan gölgedeki yerinden kalkmıyordu yalnız.
Ağzında diş de kalmadı, boz tüylerinin arasından kemikleri sayılmaya başladı.
Önünde mama görür oldum. Demek ki iştahı da gitmiş.
Bizim otoparka bakan bahçedeki Golden'la da oynamaya gelmiyordu uzun süredir.
Yani gözü toprağa bakıyor dediğimiz cinstendi.
O yüzden geçen gün onu bizim otoparkta koştururken görünce çok şaşırdım.
Son bir iyilik geldiğini düşündüm üzerine, jübilesini veriyor olabilirdi.
Nil'i kucağıma aldım ve biraz yanaştım yanlarına.
Bir arabanın etrafını çevirmişler, fır dönüyorlar karşılıklı.
Sonra bir siyah kuyruk görür gibi oldum. Golden sarı, diğeri boz, peki siyah?
Kedi ya!
Kıstırmışlar altında kediyi, çıkmasına izin vermiyorlar. Daha doğrusu ben öyle sanıyorum.
Sanki bu ikisi bir araba altı hapsinden başka bir şey istemiyorlarmış gibi.

Koşuşturmanın hızı arttıkça havalanan tozlu toprak, kuyruklar (savrulan),
kulaklar (hoplayan) ve tiz bir kedi sesi.
Kedi kızdığında, kızıştığında ve sıkıldığında hep benzer bir ses çıkarıyor.
Golden biraz salak yalnız. Can pazarını oyun sanıyor. Ya da o sahipli (Türkçesi'nde İngiliz aksanı var kadının)
ve daha bakımlı diye içgüdülerim bana çifte standart yapıyor. Ama yoo. İçgüdülerim beni yanıltmaz.
Sonra ilk kez bir bütün olarak göründü kedi. İlk kez çaresiz göründü bir kedi.
Kırmızı tasma havalandı ve kediyi boynundan yakaladı.
Kedi ile köpeğin dolaşık tarihleri gözümüzün önünde bir kere daha ceryan ediyor.
Bir sokak köpeğine "bırak onu" diye bağırmanın hiçbir etkisi olmuyor. Duymuyor beni.
Annem arkamızdaki çöp konteynırının yanına düşmüş Cif Sprey şişesini fırlatıyor üzerlerine.
Şişe yere düştüğünde yeşilindeki neşe sönüyor. Golden sprey şişesine takılıyor bu sefer.
Gerçekten neler olduğundan habersiz. Boz, hırsla silkeliyor kediyi.
Kedinin ön bacakları ile arka bacakları birbirine karışıyor, kuyruk alakasız bir noktaya doğru savruluyor.
Derisi iyice geriliyor; dişleri tüylerinin beyaz noktaları ile birleşiyor.
Gözleri devriliyor kedinin. Annem yerde bulduğu kum irisi taşları fırlatmaya başlıyor.
"Git evine, defol" diye bağrıyorum Boz'a. Nil kucağımda, Nil ağlamıyor, Nil konteynıra bakıyor. Herhalde.
Çünkü Nil sol böbreğime yapışmış vaziyette. Birkaç saniye daha, daha fazla değil,
bir çuval kemik gibi kalan gücüyle son hırs silkeliyor kediyi.
Uzun sürmüş bir can düşmanlığı bir kez daha noktalanıyor.
Kedi yerde. Arabanın tam yanında otopark ile duvarın birleştiği sınırdaki küçük çukurda.
Bir sahibi varmış da az önce onu uzun uzun kaşınmış gibi bir mırlama duyuluyor.
Bu fani dünyada belki kimse onu bir kere bile kaşımadı. Tatmadığı bir şeyi özleyemez kedi.
Sol ön patisini havaya kaldırıyor, son bir nefesle, bozuk teyip Gülden Karabacak'ın kasedini sarmış sanki.
Pati inerken kuyruk kalkıyor bu sefer. Sonra o da iniyor. Suçlayıcı bir tavrı yok.
"Bir gün bunu başıma geleceğini biliyordum" der gibi bakıyor.
Damdan düşse dokuz şansı var. Ama bir köpeğe yakalandı mı ya ölür ya yaşar.
Bedeni sağının üzerine yığılıyor. Gözleri kapandı. Boz kaçtı bile.
Bir sokak köpeğinin boğazladığı bir sokak kedisini koyun postuna sarıp defnetmek mümkün değil tabii.
Evlere dağılıyoruz.
Şehirde hayat çok bi kolaymış gibi hayvanlar aleminin hesaplaşmaları içinde sıkışıp kalmak
sanki biraz haksızlık oluyor insana.


24 Haziran 2009 Çarşamba
00:58

Pazar, Haziran 21, 2009

Çok Gerginim Be Günlük!



Sevgili Günlük,
Acayip gergin günlerin eşiğindeyim.
Bana güç veren eşik şimdi ne hal oldu da gerginlik veriyor anlamadım gitti.
İlk yazmaya başladığımda "neden bir gününü anlatıyorsun, ne alaka" diye bir tartışma başladı,
sonra "bankacılar bankacı olarak kalsalardı ya, neden yazı yazıyorlar" dendi,
şimdi de sıra, hali hazırda çok övülüyormuş gibi,
yaratıcı yazarlık şeysini boklamaya gelecek bak görürsün.

Günlük,
Okurumun ayrıca "nekst pozişın" duygusunu da tetikledim.
Aslında bu duygu genellikle çocuk parklarında tetiklenir.
Hadi koş bakalım salıncağa da sallanalım, kardeş geldi e hadi inelim,
şimdi tahterevalliye binelim, şimdi de inelim, hadi kaydırağa çıkalım
-kazara çocuk "sana bir kaydırağın tepesinden baktım ey aziz istanbul" dalgınlığına düşerse-
"bak kardeş bekliyor hadi" ya da "oturmaya mı geldik biz buraya" alışkanlığından
"kaysana hadi kaysana"larla bitmek bilmez bir yeni pozisyon beklentisi yani.

Junot Diaz, Pulitzer aldığı Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı'nı yedi yılda yazmış;
aynı zamanda MIT'de yaratıcı yazarlık dersi veriyor.
Kiran da yedi yılda yazmış ilk romanını ve
öncesinde, yazar bir anneye rağmen, y.y. olayına girmiş.
Yedi yıl ile yaratıcı yazarlık olayı elimde patladı iyi mi?
Şimdi okurum yedi yıl sonra benden kesin bir roman, sade roman mı,
ya Pulitzer ya da Man Booker bekler.
"Bu elim, bu da kolum" diyemeden bubenimhayatim.com'da dört sene dört ay geçmiş
henüz dişe dokunur ne yazdım, daha yeni yeni ısınıyorum.
Bu işin tek avantajı da "Yaşlandıkça çok iyi olacak" sanrısı.
Zaten düz yazı dediğin nankör bir şey; hem en son yazdığın yazı kadar iyisin hem de...
Unuttum.
Ya yedi sene dediğin zaman mı, su gibi akıp geçer.

Yazar olmadığım halde okurumun olması gibi bir sorumluluğun altına girdiğim yetmiyormuş gibi,
şimdi bir de başıma "E hadi Duygu yapsana bir şey, yap da görelim!" olarak adlandırlacak
yeni poziyon beklentisi çıktı. Bu beklentiyi sırt üstü yatıp,
ayaklarımın arasında top çevirerek savuşturmayı mı denesem?

Günlük, bebeği olan kadına kimse acımıyor inanır mısın?
Bu askerlik gibi bir şey. Herkesin başından geçmiş bir kere.
Biraz nefes almak istiyorsan eğer, iyi bir sebep ileri sürmelisin.
İçimde ukteydi, meraktan çatlıyordum filan ama asıl çok bunalmıştım.
Böyle bir sıkıntının neticesiydi "işte şimdi tam zamanı" haykırışı.
Haftanın bir günü Nil'i anneme dört saatliğine bırakabilmenin (iki saatinde uyuyordu çocuğum)
annem tarafından okula gitmem dışında geçerli bir nedeni olamayacağı için yapabileceğimin en iyisi buydu.
Başlangıçta mentorum birlikte resim atölyesine katılmayı teklif etmişti.
Teklifini, ona üzerinde baş harfinin bulunduğu fincanı hediye ederek,
nazik bir biçimde bir başka bahara erteledim.

Hem kendime ait bir zaman dilimi yaratmaya çalışırken hem de Nil'den ayrılmak kolay olmadı.
On iki hafta boyunca derse hep geç kaldım, bir kere bile değişmedi bu.
Hatta bir seferinde rutini kırmak için sınıfa balkondan girdim ve bu hepimize iyi geldi.
Adı üstünde "elektirik santrali kampüsü", mimari açıdan mümkün olabiliyor böyle şeyler.

Sözlüsü, yazılısı, kanaati filan yok bu işin, ama olsun!
İlk gün, "Otuz yaşındayım, bir yaşında kızım var, kısa ve orta vadeli planlarım arasında roman yazmak yok,
buraya da biraz soluklanmaya geldim. Ama aklımda bir masal kitabı yazmak var tabii" dedim.
Gerçekten, bu istek hamileliğim sırasında baş gösterdi ve Nil doğduktan sonra da şiddeti artarak devam etti.
Çünkü masal dünyasının biraz budanmaya ihtiyacı var.

Ama ben asıl neye yanarım biliyor musun?
Mentorum atölyenin ilk günü sabah kahvaltıda dedi ki:
"12 hafta boyunca her gün atlamadan günlük tut ve sonra bunu yazar olmaya çalışan,
yaratıcı yazarlık atölyesine de giden, genç, bekar, Cihangirli bir kızın serüveni olarak hikayeleştir.
150 sayfa sana yeter de artar bile." Dedi!
Aynen böyle dedi ve sen sor bana günlük, ben ne yaptım: Hiç!
Yüzüne bile bakmadım senin.
Peki Ayça Şen ne yaptı: Hırs ve Ceza'yı yazdı.
Şimdi bu, Savaş Ay'ın "Hokkabaz benimdi" parodisine dönmesin.
Mentorumda fikirden bol ne var.
İlla ki bir tanesini ayağa dikerim.
Olmadı o, boş bir arazide kollarını açarak dursun ben çevresine bir danışmanlık
ofisi inşa ederek parayı bulayım. Bence bu da çok yaratıcı bir fikir.
Bak şimdi çok yaratıcı bir yazarmışım gibi geldim kendime de biraz gerginliğim gevşedi mi ne...

Kız uyandı günlük.
Daha bitmedi, zaten hislerimi de tam gönlüme göre kurgulayamadım,
bekle, yarın gene yazarım.
15:49





20 Haziran 2009 Cumartesi
22:41

Perşembe, Haziran 18, 2009

Kurgu Nedir? Ne Değildir?


Kiran Desai ile bir diğer ortak noktamızı şimdi hatırladım:
İkimiz de hayatımızın bir döneminde Yaratıcı Yazarlık Dersi almışız.
İşte ya!

Bundan üç yıl önce karar verdim Bilgi Üniversitesi'nde Celil Oker'in "fiction" atölyesine katılmaya.
Ama hep bir şeyler engel oldu bana: "Param yok" dedim, "vaktim yok" dedim,
"şimdi sırası değil" dedim ve Nil bir yaşını doldurduğunda,
yani kasım 2008'de, "işte şimdi tam zamanı" dedim:
Üç ay boyunca haftada bir gün Santralistanbul kampüsünün yolunu tuttum.

Bu zamana kadar Boğaziçi'nde Murat Gülsoy, MİM'de Mario Levi,
gene Bilgi'de aynı gün yan sınıfta Pınar Kür'ün dersi vardı.
Ama benim tercihim kesin ve netti: Celil Oker.

İnternette Celil Oker hakkında okuduklarıma,
röportajlarında dile getirdiklerine bir de "kurgu"nun cazibesi eklendi.
Düşünsene bir gün William Gibson’ın Neuromancer adlı kitabını okuyup Matrix evrenini yazıyor,
içine Noe, Morpheus ve Ajan Smith'i koyuyorsun;
Uzay Yolu'nu kurgulayıp Kaptan Kirk'ü efsaneleştirebiliyorsun;
Nietzsche'nin Überman'inden ilham alıp Süperman'i yaratıyorsun,
evliliğini bitirdiğin bir dönem Harry Potter ayaklanabiliyor ya da,
Terminatör için ateşte eriyen, sonra civa gibi tekrar bir araya toplanan
metal iskeletten antikahramanlar akıl ediyorsun.
X-Men bir şaheser mesela.
Balde, Örümcek Adam, Frankenstein, Gulliver, Red Kit gibi karakterler yaratarak
dilersen zamanda yolculuğa çıkarırsın okuru,
istersen boyut duygusu ile oynarsın, olmadı paralel evrenler arası bir savaş başlatırsın,
1984 yılına gelindiğinde iki insanın aşk yaşamasının sistemi çökerteceğini iddia edebilirsin.
Veya Gregor Samsa'yı güne, dev bir böceğe dönüşmüş şekilde uyandırırsın;
varsa birikimin içine sosyoloji, psikoloji, felsefe ne bulduysan katarsın.
Olmadı Shakespeare'in yaptığını yapar
Yunan trajedilerinden Medea'yı örnek alarak Hamlet'i yazarsın.
Şahan Gökbakar'ın yaptığı gibi yeni bir "Şaban" yaratmak için var gücünle de çalışabilirsin.
Ya da kapıda yazdığı gibi "sıradan yaşamın erdemleri"ne dalarsın.
Bir hafta sonu, gitmediğin bir mağazada aslında hiç var olmayan bir adamla tanışırsın;
dilersen onunla bir aşk yaşarsın, kavgaya tutuşursun hayatın erdemleri üzerine,
ya da cinayet işler, banka soyarsın, belki de dünyayı kurtarırsın artık canın nasıl, ne şekilde isterse.
Üzerine iki bin kelimelik bir hikaye de yazabilirsin , cilt cilt seri de çıkarabilirsin.
Bak, en iyisi gel sen Ayça Şen'in yeni kitabı Hırs ve Ceza'da kurguladığı gibi
bunlardan birini hedef tutan Ece'nin hikayesini anlat.
İdefix'ten sipariş verirseniz Ayça kitabı imzalayıp, yolluyor.
Neticede bu iş paşa gönül kriterlerine giriyor.
Kurgu her şeye muktedir ve kadir olma duygusu veriyor.
Güçlü bir eşikte durma hali.

Diğer taraftan gerçek hayatta var olan insanları kaleme alıyorsanız eğer,
o insanların haberi olmadan yaşanmamış olayların yaşanmış gibi,
söylenmemiş sözlerin söylenmiş gibi yazılması yazıda hangi kategoriye giriyor hiçbir fikrim yok.
Neden olur böyle şeyler?
Tıpkı Elif Şafak'la Adalet Ağaoğlu'nda yaşandığı gibi.
Elif Şafak'ı İstinye Park söyleşisinden bir hafta önce, pazar günü, C&A'de gördüm.
Ben tişörtleri karıştırırken, o da tişörtünün üzerine gömlek deniyordu.
Erinmeseydim de sorsaydım keşke.

Nil'in Dünyası:
Duyamadığım Sözler
Emzirmek, "Doğum Gibi Kendiliğinden..." filan İşte

Cuma, Haziran 12, 2009

Aşk-ı Memnu Kurabiyesi ve Bir Çeşit Happy Hour




Issız Adam Keki'nden sonra şimdi sıra Aşk-ı Memnu Kurabiyesi'ne geldi.
Sezon finalinden bir hafta önce tarif vermek için geç kaldığımı kabul ediyorum.
Ancak bunun diziye özel bir yiyecek olduğunu daha dün akşam fark edebildim.

Elimde çay fincanları salondan içeri girince Nil'in babası "Aşk-ı Memnu kurabiyesi yok mu?" diye sordu.
Meğerse farkında olmadan perşembe günleri dizi izlerken yemek için hep aynı kurabiyeyi yapıyormuşum:
Yoğurtlu diyet kurabiye.
Fakat Nil'in babası ona, "Aşk-ı Memnu Kurabiyesi" diyerek bir çıpıda markalaştırmayı başardı.

Ayrıca gene perşembe akşamları, kurabiye sabit olmak koşulu ile,
çayın yerini Hare'nin Kremalı Türk Kahveli likörü alıyor.
İki ölçü soğuk süte bir ölçü likör ve bol buzla bir çeşit Happy Hour saati.
Mutlaka büyük bardakta, pipetle içilmeli.

Tabii her ne kadar "sarışın erkekler tipim değil" desem de
farkına vardım ki Behlül karşımda durmuş oraya buraya bakışlar atarken
diyet kurabiye dışında bir şey yemem mümkün değil.
Formuma dikkat etmem lazım.
İki kilo verdim ve geriye sekiz kilo kaldı. En azından sayıyı tek haneye düşürmeyi başardım.
Bundan sonra bana karada ölüm yok.

Dün O.P. bugün Behlül güzellemeleri çok üst üste geldi farkındayım.
Zaten Defne de duramamış bu sabah bir mail marifeti ile sormuş bana:
"Böyle O.P. MO.PE yazıp duruyorsun evden biri ne diyor bu işlere" diye.
Ne desin ki.
Zamanında "kendimi bugün çok seksi hissediyorum" diye yazı da yazdım.
Ki hiç benim kalemim değil.
Yazı özgür bir ortam ister ve deneysel çalışmalara açıktır.
Yoksa "şunu yazma bunu yaz, öyle yazma böyle yaz" diyerek bir taraftan
"giremessin yassahk gardaşım" bekçiliğine soyunup;
diğer taraftan yazın hayatının formsuzluğundan bi'haber,
kıskanç ve kompleksli bir adammış gibi kendisini yetersiz hissetmek hiç istemez.
Aptallık olurdu bu!
Hele nikahı bir kıysınlar, daha çok dinlersiniz benden O.P.'yi.
Evirip çevirip gene yazarım artık.

Behlül'e de selam ederim, bu yaz perşembe akşamları çok sıkıcı geçecek:
Aşk-ı Memnu Kurabiyesi

Malzemeler
1 yumurta
1 çay bardağı şeker
3 yemek kaşığı margarin
2 yemek kaşığı yoğurt
1 su bardağı un
1 dolu yemek kaşığı kakao
vanilin, kabartma tozu
ceviz, damla çikolata

Önemli
-- Şeker yerine GNC'de satılan NuStevia kullanıyorum (100'lük kutu 20 TL)
NuStevia %100 doğal, sıfır kalorili bir çeşit şeker.
Yaprağın öğütülmesinden elde ediliyor, kesinlikle yapay tatlandırıcı değil.
NuStevia'dan 4 paket ve iki yemek kaşığı da normal şeker kullanıyorum.
Çünkü normal şeker koymazsam yumurta kabarmıyor.
--Kepekli un tercih ediyorum.
--Yağ olarak da Becel %50 Light kullanıyorum

Hazırlanışı

Yumurta+Şeker+vanilin= çırp
Yağ ve yoğurdu ekle sırasıyla
Un+kabartma tozu+kakaoyu ele
En son kırılmış ceviz ve bitter çikolata parçalarını ekle.

Az v e yapışık bir karışım çıkıyor ortaya.
Yağlı kağıdın üzerine birer yemek kaşığı, aralıklı olarak koy.
170 derecede 18 dakika.

Bir de patlıcanı köri ile mutlaka deneyin, gerçekten çok yakışıyor;
böyle isli dumanlı bir lezzet veriyor.

Bir Erkek Olarak O.P.




Yaşadığım hayal kırıklığının boyutlarını tahmin edebilirsiniz herhalde.
Yani bundan üç buçuk yıl önce, 16 Ekim 2005 tarihinde yazdığım "Orhan Pamuk ve Ben" başlıklı yazımı okuduysanız ve hatırlıyorsanız;
bunun üzerine Orhan Pamuk'un Y E N İ sevgilisi Kiran Desai haberini de atlamadıysanız eğer tüm bu olan bitenin kalbimin Nihal Penceresi'ni nasıl zangır zangır zangırdattığını hissedebilirsiniz.

Her şeyden önce nasıl Y E N İ?
Yani eskiler nerede, hani?
Peki, gençliğinde Dame de Sion'un kapısında beklediği,
çıkışta resmini yapmak için alıp eve götürdüğü kız arkadaşını İstanbul kitabından öğrenmiştim.
Masumiyet Müzesi'nde Füsun'un kulu kölesi bir Kemal yaratarak
Kara Kitap'ın Rüya’sından bir çeşit O.P.ce özür dilediğini filan da okudum, tamam!
Ama bu kadınlar ve diğerleri ancak Harry Potter'ın gerçekte yaşıyor olma ihtimali kadar sahici geliyordu bana.
Ha, öğretici edebiyat çevrelerinden uzak olmam,
güncel aşk bakiyesinin takibini benim için zorlaştırmış olabilir.

Gazeteler O.P.'nin yüreğinde uyanan aşktan söz ediyor bir süredir.
Kiran 36 yaşında anneden yazar bir Hintliymiş. "Yazar olmak istiyorum" diyince annesi önce karşı çıkmış.
Ama o diretmiş ve İngiltere Hollins'te yaratıcı yazarlık dersleri aldıktan sonra ilk kitabını yazmaya koyulmuş.
Acaba bu konuda O.P. gibi bir yazar ne düşünmüştür, merak ediyorum.
Bana soracak olursanız yaratıcı yazarlık dersleri bir insanı yazar yapamaz.
İşlevini bir yemek tarifi üzerinden anlatmaya çalışayım:
Diyelim "köri baharatı patlıcan yemeğine yakışır" diye bir bilgi verir size.
"Köriyi kıymalı harcı ocaktan indirmeden az önce eklersen aromasını bozmamış olursun" der;
"ama yok ben başlamadan önce onu yağda iyice bir kavurup yakıcam diyorsan sana karışamam" diye ekler.
O da olur aslında olabilirliği vardır yani.
Fakat tüm bunlar kilerinde köri, buzluğunda kıyma, sebzeliğinde patlıcan,
bir tava, ocak, doğalgaz....gibi filanların varsa işine yarayabilir.
Bu ön hazırlıktan sonra Kiran'ın ilk romanı Salman Rushdie gibi yazarların övgüsünü toplamış.
İkinci romanı The Inheritance of Loss'ı yazması ise yedi yıl sürmüş.
Ve bu roman 2006 yılında dünyanın en prestijli ödlüllerinden Man Booker'ı kazanmış.
Annesinin üç kez aday olup kazanamadığı ödülü yani.
Zaten bu kitabını başlarken annesine ithaf etmiş.
Bir sonraki adımda bir yemek kitabı yazmayı düşünüyormuş.

Capote'ye olan hayranlığı, yazarken dondurma, kurabiye gibi şekerli şeyler atıştırması
ve pek tabii Orhan Pamuk, Kiran Desai ile ortak noktalarımız.
Sanki bir ortak noktamız daha var gibi hissediyorum, ama şimdilik çıkaramadım.
Kiran bu ilişki için saha avantajını kullanmaktan da kaçınmamış;
O.P.nin ders verdiği Columbia Üniversitesi'nde öğrenci çünkü.
Onun dışında bunları yazarken durup resmine bakıyorum:
Sorunlu bir baba-kız ilişkisinden geçmiş ergenliğin izlerini taşlıyor gözleri ve çenesi.
Bir çene nasıl böyle bir iz taşır ben de şaşkınım, ilk defa karşılaşıyorum.

O.P., şimdilerde ders vermek için bulunduğu İtalya'da defterine
"Bu dünyada mutlu olunabileceğini, Venedik manzarasının derinliğini içimizde duyunca anlıyoruz.
Bu sevinç bizleri öpüşmeye çağırıyor" diye not almış.
Haber "Yurdundaki polemiklerden uzak, Booker Prize ödülünün sahibi yeni nişanlısı
Hintli yazar Kiran Desai refakatinde Venedik'te bulunan Pamuk, yepyeni bir döneme girmiş gibi görünüyor"
analizi ile noktalanmış İtalya'nın La Repubblica gazetesinde.
Bunu da okuyunca organik bir duyarlılık gösteriyor kalbim.
"Orhan Pamuk'a olan hislerimin edebi yönü yok,
bu had safhada bir kadın-erkek ilişkisi" diye yazmıştım daha önce.
İşinde titiz bir defterdarı andıran O.P.nin ilgime mazhar olan tarafını bir kez daha görmeye çalışıyorum.
Geçen gece boş vaktim vardı Masumiyet Müzesi için Banu Güven'e verdiği röp.ü izledim.
Başarı tamam da insanı uyaran bir çekingenliği de var O.P.nin.
Bu duygu oldukça insansal ve buna engel olamıyorum.



12 Haziran 2009 Cuma
00:59

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Gel ÖSS'ci Sana Bir Şey Anlatıcam




Büyük zarfların üzerinde adımı okumaktan hep hoşlandım.
Belki de bu yüzden üniversite sınavını üçüncü girişimde kazandım.
Tadelle reklamı olmasa bu hafta sonu ÖSS sınavı olduğundan hiç haberim olmayacaktı.
Zaman beni, ÖSS sınavına giren bir gencin stresini paylaşmaktan,
annesinin stresini paylaşmaya doğru büyütüyor.
Büyük sınav süreci ile ilgili aklımda kalan tek şey bir taktik:
Mutsuz görünürsen çok çalışıyorsun demektir.
Ve pek tabii efsaneler:
"Bir yıl boyunca bırak sinemayı müzik bile dinlememiş, televizyon izlememiş".
Mesela bu "dahi" ile aynı manaya geliyor.
Sorumluluk bilincinde dahilik mertebesine yükselmek gibi bir şey:
Basit bir anne gözü nemlendiricisi.
Halbuki benim bildiğim dahilik, beyin hücreleri ile ilgili bir şeydir
ve hırpalanmayı gerektirmez.

Sınavlar kötü şeyler midir? Gereksizler midir ya da?
18.yüzyılın ortalarına kadar kişinin mevkii ile değeri arasında hiçbir bağ olmadığı düşünüldü.
Toplum yapısını kan bağı ve ailelerin maddi durumu belirledi.
Efendilerinden daha zeki seyisler, ham'fendilerinden daha bilgili dadılardan bahsediyoruz yani
ve bu hal kimsede bir komplekse sebep olmadı.
Fakat kralın şapşal oğlu ülkeyi yönetmek için biçilmiş kaftan mıydı?
Edebiyatta böyle miydi ki?
Okumak için bir kitap seçerken yazarın babasının ünlü, zengin ya da geniş
çevreli olup olmadığı ile kimse ilgilenmiyordu.

Bu bir işaretti ve sonra 19. yüzyılda bu işaret birilerine ilham oldu:
Meritokrasi adı verilen yeni bir ideoloji doğdu.
Meritokratlar, eşitlik ve miras ilkesine karşı durdu.
Önce "fırsat eşitliği"nin sağlanması gerektiğini savundular.
Yani, eğer toplumdaki herkes aynı eğitimi ve aynı kariyer edinme şansını elde edebilirse,
o zaman gelir farklılıkları ve bireysel ayrıcalıklar tek tek kişilerin yeteneksizliğine
ve zayıflığına bağlanabilecekti. Bu şekilde insanlar şartları "hak etmiş" olacaktı.

Amerika 1824 yılında ilk kamu destekli lise eğitimi fırsatını başlatarak öncü davrandı.
Lise sayısı 1920'ye gelindiğinde üç yüzden, iki bin beş yüze çıktı.
O yıl Harvard Üniversitesi Başkanı ve birkaç kişi daha (hay benim güzel anlatımım)
öğrencilerin zekasını adil ve tarafsız bir biçimde ölçen SAT sınav sistemini icad etti.
Böylece gerçek değerler ortaya çıkacaktı.
Ama gerçekte bu çok sıkı denetlenen fırsat eşitliğinden başka bir şey değildi.

Şimdi elimizdekiler şunlar:
SAT sınavı ile devlet adamlarının budala kız ve oğulları ayıklanıp yerine
çalışkan esnaf çocukları yerleştirilince iç güzellikle kariyerin kesinlikle bağlantılı olduğu inancı güçlendi
ve buna paralel olarak para mevhumu ahlaki bir çağrışıma sebep oldu.
Oysa daha önce para babadan oğula aktarılan bir maldı ve
bunun içsel niteliklerle uzaktan yakından alakası yoktu.
Ama meritrotik dünyada zenginlik kişinin karakteri ile ilgili önemli bir gösterge halini aldı.
Hani o çok meşhur "fırsat eşitliği" ilkesinden bahsediyoruz:
Daha çok para sahibi = Daha iyi bir insan

Yüksek statü hak edilebiliyorsa, aynı şey alçak statü içinde söylenebilirdi.
Meritokratik idealle insanlar bir taraftan "yeteneklerini ifade edebilme özgürlüğü"ne kavuşurken
diğer taraftan "utanç" hissi ile tanıştı.
Yeni düzende bir insan iyi huylu, zeki ve yetenekliyse neden hala fakir olduğu,
terfi etmediği sorusunu mantıklı bir şekilde açıklamak, çevresini ikna etmek zorundaydı.
Sonuç: Keskin bir acı ve utanç hissi yani.

Buralara nasıl geldiğimizi öğrendiğimde (Botton, Statü Endişesi) elli yaşında saplantılarına,
komplekslerine ve inatlarına sımsıkı yapışmış; bu çöpe de tecrübe adını vermiş insanların ruh halini daha iyi anlıyorum.
O yüzden büyük sınava girecek olanlar ellerinden gelenin en iyisini yaparken,
yaşamda başarılı olmanın birden fazla yolu olabileceğini de unutmasın.

Çarşamba, Haziran 03, 2009

Eli Tava Tutan Erkekler




Modern züccaciyecilerde şöyle adamlar görüyorum:
Elinde tava, evirip çeviriyor. Silikon kek kalıbını algılamaya çalışıyor,
spatulanın kavrayışını test edip, kepçe seçiyor.
İzlemesi çok hoş.

Yaş ortalaması kırk.
Saçlar kısa, siyah-beyaz alacalı, hafiften Bruce Willis'e çalıyor.
Kulakta küpe, tişört üzeri mevsimlik bir mont;
kot ve eski bir spor ayakkabı ile tamamlanıyor hafta sonu halleri,
ama inanılmaz ciddi duruyorlar.
Izgara için seçtiği döküm tavaya tenis raketi muamelesi yapanını da gördüm.
Çok şirinler.

Nil'in babası da yaklaşık bir yıldır artık mutfağa girmek istediğinden bahsediyor.
Çok iyi yaptığı birkaç yemek olması lazımmış, illaki çorba ustası olmak istiyormuş,
etler ondan sorulacakmış filan.
Verimli bir fikir, destekliyorum; fakat kendisini şimdilik Nil'e koşmayı tercih ediyorum.
Şu dönem ona salonda ihtiyacım var.

Nabız tutma konusunda bana güvenebileceğinizi biliyorsunuz.
Geçen ekim ayında bir Migros izlenimi yazdım.Yazdıktan beş gün sonra Migros Yönetim Kurulu Başkanı Bülend Özaydınlı
müşteri başına sepet ortalamasının 20 TL'ye düştüğünü açıkladı.
Şimdi de diyorum ki;
tohumlarını geniş bir coğrafyanın en ücra köşelerine nişan almayı hedefleyen
erkek milletinin bu eğilimi değişim gösteriyor.
Tek gösterge mutfağa düşkünlük değil.
Geçen hafta Okan Bayülgen'in verdiği röportajda da fark ettim
bu değişimin sinyallerini, Richard Gere'inkinde de."Kocacı" kadınlardan sonra "karıcı" adamlar türedi ve hızla yayılıyorlar.

Yüzünü mutfağa dönüp, karısının ense kökünün cazibesine kapılan bu erkekler
en büyük şansları olarak evliliklerini gösteriyor ve
ona dokunmak, onunla olmak, aile kurmak filan diye huşu içinde beyanat veriyorlar.
Bunun şaşılacak bir tarafı yok aslında.
İnsan gelişiminin süreklilik göstermesi ve pek tabii şu kurtulamadığımız
"onaylanma" ihtiyacı için başkalarına gereksinim duyuyoruz.
Genelde bu birlikte olgunlaşmak meselesi kavgalar, kıskançlıklar,
"Ama ha onun başına iyi bir şey gelmesin dötünün üzerinde beni izlesin" gibi
tuhaf arzularla kesintiye uğruyor, asap bozuyor ve yolculukta sıklıkla duraklıyoruz.
Küskünlükler, kırgınlıklar giriyor araya.
Güç birliği yapmak bu şartlar altında zorlaşıyor.
Daha çoğunu elde etmek benliğinden ödün verme noktasına gelip dayanıyor.
Bu şekilde rasgele ilişkilerle kendini gerçekleştirmek hayal oluyor.
Yola kendini insanlardan yalıtarak da devam edemeyeceğine göre...
Sadece birlikte yaşama, evlilik gibi uzun beraberlikler bize gelişme
olanağı sağlayan emin, yüreklendirici ilişkiler.
Bunu böyle olduğunu yıllardır yapılan araştırmalar da söylüyor.
Zaten olgunluğun en belirgin göstergesi gelişme gösteren uzun soluklu
ilişkilerin varlığı di'mi?

Olayın didaktik tarafı bir yana, erkeklerden fazla bir şey beklememek gerek.
Yeni bir dönemin kapılarının açıldığını düşünmek
bekarlar için fazla "Ümit" Besen olur.
Kadınların evlilik konusundaki tutturukluğu her birinin
"kişisel gelişim" sevdasından kaynaklanmasa da doğrunun peşinden
çoğunlukla içgüdüsel olarak giden varlıklarız.
Şimdilik "çorba ustası olucam" diyen erkekleri şirin bularak;
"karım, evliliğim, çocuklarım" diye "mırlayan" erkeklerin röp.lerini okumanın keyfini çıkaralım

3 Haziran 2009 Çarşamba
00:41




Nil'in Dünyası:

Crocs Zamanı
Kara Tahta Kitabı
Dora'lı Uygulama Kitabı

Pazartesi, Haziran 01, 2009

Dahi Bir Embriyo?




Fikir olarak süper görünen bir durumun gerçekten süper olup olmadığını
gerçekleşmeden anlamak zor.
Sözgelişi hemen her aile çocuğunun üstün zekâlı olmasını ister.
Pedegog ziyaretimizde Nil'in 17 aylık bir çocuk olarak
sırayla uzatılan iki küpten ikincisini de almak için
ilkini diğer eline geçirmesi yeterken o, dört küpten kule yapınca
yalan yok heyecanlanmıştık. Şimdi 19 aylık oldu.
Evden içeri girince "ayakkabılarını çıkar bakalım" diyoruz,
o da çıkarıp ayakkabılığın yanına bırakıyor.
Düzgün bir şekilde yan yana koyamıyor, fakat söylediğimizi yapıyor.
Bu durum sanki Nil E=mc2 tadında bir eşitliğe varmış gibi etkiliyebiliyor bizi.

Dün akşam bir şey oldu yalnız.
Kuvvetle muhtemel benzer şeyler daha önce de olmuştu,
ama o zamanlar henüz bir çocuk sahibi olmadığım için mesajı net olarak almamıştım.
Dün akşam My Kid Could Paint That'i izledim.
Dört yaşında dahi ressam muamelesi gören Marla Olmstead'ın hayatı.
Resim hayatı. Ressamlığı diyelim ya da.

Marla resime iki yaşında oyalanmak için başlıyor.
Amatör bir ressam olan babası (baba Lays'de çalışıyor)
kızının boyalarına olan ilgisini fark edince, önüne koyuveriyor malzemeleri.
Marla bir başlıyor çalışmaya ve kısa sürede tabloları $15.000'dan alıcı buluyor.
Yeteneği Picasso ile kıyaslanıyor. Eserleri Renoir eserinin yanına asılabilecek değere ulaşıyor ki,
bu sırada henüz dört yaşında ve başlangıç serveti de $300.000.
Aile bu parayı eğitimi için kenarada biriktirmeye devam ediyor.

Medya Marla'ya aşırı ilgi gösteriyor.
60 Dakika isimli bir program Marla'yı daha sonradan adını "Purse" koyduğu
tablosunu yaparken baştan sona videoya kaydediyor.
Kaydı izleyen pedegog bu resmin diğer resimlerden farklı olduğunu,
amatör ressam olan babanın Marla'yı yönlendirdiğini iddia ediyor.
İddiaya ilham biraz şüpheci yaklaşımsa biraz da videoda
"şuraya biraz daha kırmızı" diye fısıldayan babanın sesi.

Bunun üzerine sistem çöküyor. Resimleri ile ilgilenen galerinin sahibi
"Zaten modern resim denilen şey nedir ki?
Benim aylarca uğraştığım bir tablo $150'a satılıyor,
birkaç saat içinde yapılan bir modern resim ise $1500'a.
Ben biraz da kendi işlerime eğileyim" diyerek geri adım atıyor.
Aile hem sahtekarlık hem de istismar suçlamalarından dolayı perişan oluyor.
Bir tek Marla'nın keyfi yerinde, canım benim.
O annesinin mutfakta yere serdiği bir tuval ve boyaları ile kafasına göre takılmaya devam ediyor.
Bir çocuğun dünyayı umursamazlığı ve sadece keyif aldığı işleri yapması
bende erdemle dolu olma isteği uyandırıyor.

Bunun üzerine aile bir aklama çalışması başlatıyor.
Marla'yı sonradan adını Ocean koyduğu tabloyu yaparken baştan sona videoya kaydediyor
ve DVD olarak piyasaya sürüyor.
Bunun üzerine galeri sahibi tekrar olaya dahil oluyor tabii, çakal.
Videonun bir kenarda oynadığı, tablonun da duvarda asılı durduğu bir Marla sergi daha açıyor.
Her şey yoluna giriyor.
Küçük kız ise hayatında nelerin kaybolup yerine konduğundan habersiz.
O sevdiği şeyi yapmaya devam ediyor.
En sonunda Amir Bar-Lev, belgeselin yönetmeni yani, aile ile vedalaşırken
aklını hala iddiaların karıştırdığını söyleyince anne gözyaşlarına boğuluyor.
Zaten anne baştan beri Marla'ya dahiliği yakıştıramıyor;
çünkü dahilikle delilik arasında ince bir çizgi olması ihtimali onu oldukça ürkütüyor.
Marla şimdi sekiz yaşında ve hala en sevdiği şeyi yapmaya devam ediyor.

Küçük ressam bazen babasını resme davet ediyor.
"Şuraya sen de bir yüz çizsene baba" diyor. Baba reddediyor kızını.
"Peki 'bitti' desene..."
Elinde spatula babasının "resim bitti" demesini bekliyor Marla.
Babası bir Marla'ya bir de çimlerin üzerinde duran tuvale bakıp "bir şey söyleyemem" diyor. Yüzünde zorlama bir tebessüm var. Kaşları çaresizliğin bir ifadesi olarak alnında birleşmiş, omuzları ise kulak memesine değiyor.

Düşünüyorum ve kararım kesin:
Üstün zekâlı bir çocuğa sahip olmak bir şanstan ziyade
iyi yönetilmesi gereken uzun soluklu bir kriz aslında.


31 Mayıs 2009 Pazar
00:31

Stres Altında Ezilmeden Fizik, Kimya, Biyoloji



"Git içeri uslu uslu oyna!" dediklerinde
"Peki, olur" ya da "tamam" bile diyemeden itaat eden çocuklardandım.
Portatif masayı açar, babamın kitaplarını üzerine dizer, "kütüphanecilik" oynardım.
Belki bu yüzden hayatta karşıma çıkan hemen her sorunu
-doğru tercihi yapabilmişsem eğer- bir kitap okuyarak çözebileceğime inanırım.
Ama gene de 20 yaşına kadar okuduğum kitapların sayısını,
20'den sonraki rakamla kıyaslarsam ortaya çıkan fark için
"traji komik" denebilir. Bu böyle nasıl oldu ben de anlamadım.

Geçen gün bir kanalda Acar Baltaş'a rastladım.
Çocukları hayallerimize göre değil,
yetenekleri doğrultusunda yetiştirmemiz gerektiğinin önemini anlatıyordu.
Sonra programın bir yerinde "Üstün Başarı" kitabından bahsetti.
Bu sene 28. baskısını yapmış kitap. Anlattıklarını can kulağı ile dinledim.
Ayrıca onu gördüğüme de çok sevindim;
çünkü Acar Baltaş hayatımın mihenk taşlarından biridir.

Ortaokulda mutlu olduğum bir dönem hatırlıyorum.
İlk kez (ve tek kez) Teşekkür Belgesi almıştım.
Ardından tam da bu hayatta acayip başarılı olacağıma filan inanmaya başlamıştım ki
etrafta "Lise-1 Felaket Tellalları" türedi ve ciddi olarak terletiyorlardı insanı,
burası kesin: "Lise-1 fena zormuş, çok kazıkmış, geçebilene aşk olsun-muş".
Teşekkür'ün kaymağını yiyemeden endişeperver bir kimse olarak
(o zamanlar tabii), beni bir telaştır aldı: Ne olacak, ne yapıcam, nasıl altından kalkıcam?

Sonra bir şekilde (müzik dersinden kalarak ve BÜT'de fülütle Maçka Yolları Taşlı'yı çalarak)
Lise-1'in kapısına dayandım.
Lise-1 tam genç kız olmak demekti, ama ben fizik-kimya-biyoloji üçlüsünden
ölesiye koktuğum için artık bu aşama hayallerim dünyasına göre pek çekici bir yer sayılmıyordu.

Dersler bir bir önüme düştüğünde anladım ki
ortaokulda hemen herkesin bir kere Teşekkür alması bundanmış.
Veriyorlar diyelim ya da.
Öğrenim hayatı boyunca, en azından lisenin aşılmaz surlarına ulaşana kadar
her öğrencinin kendisini bir kerecik olsun "başarılı bir çalışkan" gibi hissetmeye hakkı vardır.
Çünkü "çalışıp başaramamak" diye bir şey de vardır ve
bu genelde ve hatta sadece hayatın lise-1 döneminde ortaya çıkar.

O sene ayrıca fizik dersinden sözlü olmak diye bir şeyle de karşılaşmıştım ki
bu bana meydan okunması gereken bir karar gibi görünmüştü.
Çünkü olamazdı böyle bir şey.
İlk kez fizik dersine blok girip, kitabın da ilk sekiz sayfasına gözattıktan sonra
biri bana "fizikten sözlü" ne demek açıklamalıydı.
Fizikten olsa olsa ölünebilirdi;
sırandan ayağa kalktığında sol kolunda bir ağrı hissederdin önce,
tahtaya doğru yürüdüğünde tavandan uzanan bir elin
kalbini mengeneye aldığına dair yeminli "tercümanlık" edebilirdin
ve tebeşire uzandığında parmak uçlarında kısa süreli bir yükseliş, arından B A M !
Yerdesin.
Ya da Kimya?
"1.5 gr. x ile 1.5 gr y elementi tepkimeye girdiğinde..." diye başlayan soruya
gözlerimi kısarak baksam bir işe yarar mıydı?
Yaşamın öğleden sonrasının keyifli geçmesi için o dönem biyolojiden geçmem şarttı.

Bunun üzerine bir cuma günü okul çıkışı Nişantaşı'nın kitapçılarını arşınlamaya başladım.
Birkaç tane Leo Buscaglia karıştırdıktan sonra onu gördüm:
Stres Altında Ezilmeden Öğrenmede ve Sınavlarda -alt başlığı ile-
ÜSTÜN BAŞARI kitabını. Kapağı böyle değişik bir kağıttan, yol yoldu.
Parmaklarımı üzerinde gezdirdim bir süre.
Parmak uçlarımın kanallara takılmasından hoşlandım.
Çok incelemedim içini, ama işime yarayacağını hissediyordum.
Kah altını çizerek, kah üstünü fosforlayarak okudum kitabı.
Sonra işaretli yerlerinden tekrar.
ÜSTÜN BAŞARI mahşerin üç atlısı ile direkt başa çıkamadı;
ama hayat boyu faydasını göreceğim bir takım alışkanlıklar edinmemi sağladı.
Sonra annemin karşısına bir çeşit Arthur Miller olarak dikilip
"Yapamıyorum, anne, ben yaşamın bazı işlerini yapamıyorum" diyerek haykırdım.
Annem bunun üzerine bana özel hoca tuttu da Lise-1'i kazasız belasız atlattım.


26 Mayıs 2009 Salı
23:53